16 Temmuz 2005

DİE kime hizmet ediyor ?

Son günlerde bazı tekelci medya kuruluşları tarafından manşetlere taşınan "Büyümede Dünya Rekoru", "Çin'i Bile Solladık", Türkiye Kabına Sığmıyor" vb. haberler neye hizmet hizmet etmektedir. Türkiye'de herşey'in yolunda gittiği, ekonominin tavan yaptığı gibi yorumlarla yeni bir ekonomik krizin kapımızın eşiğinde olduğu neden gizlenmeye çalışılıyor? Bu ekonomik durumun gizlenmesi kimlerin çıkarlarına hizmet ediyor ve Devlet İstatistik Enstitüsü bu siyasi oyuna neden ve nasıl alet olmaktadır?
Aylar öncesinden büyüme oranlarının %9 düzeyinde gerçekleştiği bilinmesine rağmen neden bu yeni bir şeymiş gibi gazete manşetlerine taşındı? Yoksa Doğan Medya grubu düşüşte olan borsada kaybettiklerini geri kazanma çabasında mı? Tabi ki evet, ama tek neden bu değil elbette. Büyüme rakamlarında çok büyük değişiklikler olduğunu ve Türkiye'nin bir ok gibi yayından fırladığını sananlar yine yanılacaklar.
Geçmişe dönüp baktığımızda, 1990 yılında Türkiye ekonomisi "cari fiyatlarla" %40,6 büyümüştür. Hatta "sabit fiyatlarla" GSYİH'daki büyüme %9,3 olmuş ve 2004 yılını bile "sollamıştır". Üstelik son onbeş yıl içinde "ekonomik büyüme" altı kez %8'ler düzeyinde gerçekleşmiştir. Ancak AKP hükümeti için de, holding sahibi "medya" için de "pembe haberler"e ihtiyaç duyulduğundan GSYİH verileri değil, GSMH verileri öne çıkarılmıştır. Böyle olunca da "39 yıllık rekor" manşetleri atılabilmiştir.
"39 yıllık rekor" manşetleri atılabilmesi için GSYİH verilerinde "revizyon"a gidilmiştir. Veriler, özel olarak tarım verileri, birden bire eksilerden artılara geçivermiştir. Bunun GSYİH ve GSMH sayılarını şişirdiğini, dolayısıyla pek çok kişinin bundan şüphe duyacağını bildikleri için de, DİE tarihinde "yeni bir ilke imza atılmış" 1987 fiyat endeksinin yerine 1998 fiyat endeksi kullanılmıştır. Ancak DİE'nin yaptığı yayınların hiç birinde böyle bir uygulamaya geçtiğine ilişkin tek bir sözcük bile bulunmamaktadır.
Tarım verilerini şişirebilmek için de, bir yandan "revizyona" gidilmiş, diğer yandan sayılar büyütülmüştür. Hatta bunlarla yetinilmemiş, yapılan "revizyonlar"ın tartışma konusu olmaması için tarım sektörü için özel bir bölüm oluşturulmuştur. Ve bu da DİE tarihinde "ilk"tir.
Böylece GSYİH %8,1 büyümeden %8,9'a, GSMH ise %8,9'dan %9,9'a yükseltilmiştir. Aksi halde GSYİH ve GSMH artışları 1990 yılının gerisinde kalmış olacağı gibi, hiç kimse "39 yıllık rekor" türünden manşetler atamayacak, Çin'i geçmiş olmakla da övünülemeyecektir. Ama Tayyip Erdoğan'ın "ılımlı islamcı" hükümetinin yeni başarılara ihtiyacı olduğundan, DİE hemen devreye girmiştir.
Doğal olarak bu verilerle oynamalar ("iktisat" dilinde "revizyon") "kişi başına düşen gelir"de ("milli gelir") de benzer sonuçlar ortaya çıkarmıştır. Cari fiyatlarla "milli gelir" 4.172 dolar olarak ilan edilmiş olmasına karşın, ilk verilere göre 4.145 dolar görünmektedir. Sabit fiyatlarla "milli gelir"deki büyüme oranı ise %7,3 olarak ilan edilmişken, ilk verilere göre %6,5 görünmektedir. Bu durumda "milli gelir" büyüme oranı 1990 (%6,8) ve 1997 (%8,7) yıllarının gerisinde kalmaktadır.
Cari fiyatlarla TL olarak "milli gelir"de görülen revize edilmiş büyüme oranı (%17,9) bile tüm dönemlerin gerisinde kalmıştır. Dolar olarak ise 1990, 1995, 2002 ve 2003 yıllarının gerisindedir.
Tüm bu istatistiksel oynamalar ("revizyonlar") ve "medya" manipülasyonlarının ötesinde daha da önemli olan, TL'nin "kısa vadeli sermaye girişleri" ("sıcak para") ile aşırı değerlenmiş olmasıdır. TL'nin dolar karşısında ortalama %35 değerlendiği gözönüne alındığında, cari fiyatlarla GSMH 195 milyar dolar olmaktadır. Nitekim Hazine Müsteşarlığı'nın "ülkemiz verileri ile IMF uzmanlarının yaptığı tahminler"i kaynak olarak gösterdiği verilere göre, 2004 yılı GSMH'sı 201,3 milyar dolardır. Bunun anlamı da, ekonomik büyümenin 2000 yılındaki seviyeye, yani Şubat krizi öncesindeki seviyeye ancak ulaşabildiğidir.
GSMH ve GSYİH'da görülen büyümenin temelinde ise, artan ithalat ve bu ithalatla birlikte büyüyen re-exporttur (yeniden ihracat).
Türkiye AKP yönetiminde, sözcüğün tam anlamıyla re-export ekonomisine dönüşmüştür. Bu re-export ekonomiden "nemalananlar" ise, "ticaret erbabı" ve re-exportçu "sanayiciler"dir.
Öte yandan AKP hükümet olduğunda 130 milyar dolar olan dış borçlar 2004 sonunda 161 milyar dolara çıkmıştır. İç borçlar ise 92 milyar dolardan 167 milyar dolara yükselmiştir. İç borçlar için ödenen yıllık faiz tutarı 38 milyar dolardır. Bu iç borç faiz ödemeleri de, şeriatçıların çok sevdikleri "rantiye" kesimini beslemektedir.
Tayyip Erdoğan ve onun hükümetinin egemenliği sona ermek üzeredir. AKP'nin fişi çekilmiştir. "Ilımlı islam"ın re-exportçularının ve "islami rantiyeciler"in doyurulabilmesi için, daha çok verilmesi gerekmektedir. Öte yandan geleneksel "rantiye" kesimi ve ticaret burjuvazisi de kendi paylarının büyümesini istemektedirler. Ekonominin ise bu istekleri karşılayabilecek bir genişliği ve derinliği yoktur. Böyle olunca AKP hükümetinin tüm iç çelişkileri birer birer su yüzüne çıkmaktadır.
İşin siyasi boyutu da budur. İç çelişkileri oldukça keskinleşen AKP hükümeti "herşey yolunda gidiyor" mesajları vermeye çalışmaktadır. Bu görevi Devlet İstatistik Enstitüsü ve Aydın Doğan Medya grubu üstlenmiş ve adeta AKP'nin kurtarıcısı rolünü üstlenmiştir.
Bugün aklı başında herkesin bildiği gibi, Türkiye ekonomisi tümüyle ithalata bağımlı hale gelmiştir. İhracat bile ithalatın bir yan ürünü olmuştur. Enflasyondaki düşüşten kredi kartları enflasyonuna, borsadan hazine bonosu faizlerine kadar herşey, ithalata ve ithalatın sürdürülebilirliğine bağlanmıştır. Öyle ki TL ile YTL'nin bir yıl süresince piyasalarda birlikte varlığının getirmiş olduğu emisyon miktarı artışının ağır enflasyonist sonuçları bile "dış alem"e bağlıdır.
Böyle bir ortamda istatistik verilerle oynayarak "pembe tablolar" sunmak, ekonomik, toplumsal ve siyasal dinamiklerin yönünü tersine çevirmeyecektir. Güneşin balçıkla sıvanmayacığının bu hükümet de, DİE de, bu halk da bilmektedir.

24 Nisan 2005

Her yerde ceset vardı

Şırnak merkeze bağlı Kuşkonar ve Koçağılı köylerinin 16 Mart 1994 tarihinde bir helikopter ve 2 uçak tarafından bombalanmasının ardından ailelerin bir kısmı Mersin'e göç etmek zorunda kaldı.
Şevket Sümer Mahallesi'ne yerleşen aileler, açligin ve sefaletin içinde yaşam mücadelesi veriyor. Aileler hâlâ olayin etkisinde... Yaşadiklarini anlatirken cümleler yarim kaliyor, kelimeler bogazda dügümleniyor. Adeta bir insanlik trajedisi yaşaniyor, Şevket Sümer Mahallesi'nde...
Mahallenin çoğunluğu Kürt. Mahalleye yerleşenlerin büyük bir bölümü de 1990'larda yaşanan çatişmalarla birlikte gelmiş. Yaşadiklari aci ortak yani...
'Her yerde ceset vardı'
Bombalar köyleri yerle bir ettiğinde Hatice Oygur (Başkurt), henüz 13'ündeydi.
"Uçaklar köylere bombaları atıyordu. Daha öğlen olmamıştı. Çok korktuk. Köye geldiğimizde her tarafta cesetler vardı..." diye anlatıyor o günü. Sonrasını ise anlatamıyor...
Kuşkonar (Gewer) köyüne kayıtlı Hatice Oygur, olay günü ailesinden 8 kişiyi kaybetti. Kardeşi Abdülhadi Oygur ile birlikte annelerinin cenazesine ancak üç gün sonra ulaşabilmişlerdi.
Hiçbir suçları yoktu ama güpegündüz, havadan bombalandılar. Üstelik babaları devlet için 18 yıl muhtarlık yapmıştı...
Köylerinden geriye hiçbir şey kalmadı. Şimdi Mersin'deler. Seyyar satıcılık yapan Abdülhadi Oygur, beş çocuğu ve eşiyle birlikte ayakta durmaya çalışıyor.
Dört çocuk annesi Hatice Oygur, olayın izlerini silmeye çalışıyor...
Elbiselere sarılarak ağlıyor
Felek Başkurt, olay yaşandığı sırada Mersin'deymiş. Bombalamanin ardindan geriye sadece kardeşi kalmiş. Aradan yillar geçmesine ragmen halen diger kardeşlerinin elbiselerine sarilarak agliyor. Acisi yürekleri parçaliyor. Bu bilgileri Abdülhadi Oygur'un eşi veriyor. Çünkü Felek Başkurt konuşamayacak kadar kederli...
Gözlerini hastanede açti
Şirnak'taki bombalamadan en fazla etkilenen ailelerden biri de Benzer Ailesi. Aileden tam 8 kişi hayatini kaybediyor. Şimdi Mersin'de iki barakalı bir evde yaşam mücadelesi veriyorlar.
Bombalama sırasında evde olan Fatma Duşkun, olay gününü şöyle anlatıyor: "Evdeydim. Öğlen olmadan gürültü geldi. Bir baktık ki uçaktan bombalar geliyor. Gerisini hatırlatmıyorum."
Gözlerini Diyarbakır Devlet Hastanesi'nde açan Fatma Duşkun, eşini ve iki çocugunu kaybediyor. Yaşadiklarini anlatirken zorlaniyor. Çünkü hâlâ bombalarin izlerini taşiyor vucüdunda..
Fatma Duşkun şimdi, eşinin kardeşi Mehmez Gezer'in yanında, iki çocuğuyla birlikte hayat kavgası veriyor.
DAVA SİL BAŞTAN
Bombalamanın ardından, Şırnak Cumhuriyet Başsavcılığı, olayın PKK tarafından yapıldığını iddia ederek, soruşturma başlattı. Daha sonra "Terör" suçu kapsamına alınan dosya, Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi'ne (Şimdi Agir Ceza Mahkemesi) gönderildi. Ancak Diyarbakir Cumhuriyet Başsavciligi, yillar sonra olayin PKK tarafindan yapildigina dair bir delil bulunmadigina kanaat getirerek, görevsizlik karari verdi. Soruşturma, yeni baştan Şirnak Cumhuriyet Başsavciligi tarafindan yürütülecek. Fakat zamanaşimi tehlikesini unutmamak gerekiyor.
11 YILDIR KAYIP
Şanliurfa'nın Suruç ilçesinde 11 yıl önce askerler tarafından gözaltına alındığı iddia edilen ve kendisinden bir daha haber alınamayan Mustafa Saygı'nın annesi ve çocukları, Saygı'nın bir gün mutlaka eve döneceği umuduyla yaşıyor. Ailenin resmi makamlara yaptığı başvurulardan şimdiye kadar sonuç alınamazken, kayıp Saygı'nın çocukları her kapı çalındığında 'Babamız geldi' diye kapıya koşuyor. Hayvan ticareti yapan Mustafa Saygı, 3 Haziran 1994'te motosikletiyle Suruç'tan, yaşadigi Aşagi Çalik köyüne giderken kayboldu ve bir daha kendisinden haber alinamadi.
OLAYDA YAŞAMINI YITIRENLER
Kuşkonar (Gêwer) köyü: Ömer Kalkan, Mahmut Benzer, Ali Benzer, Nurettin Benzer, Ömer Benzer, Abdullah Benzer, Çiçek Benzer, Ayşe Benzer, Ibrahim Borak, Şerife Yildirim, Melike Yildirim, Şaban Yildirim, Irfan Yildirim, Hunav Yildirim, Elmas Yildirim, Asiye Yildirim, Kerem Yildirim, Fecriye Altan, Haci Altan, Kerem Altan, Mahmut Oygur, Ayşe Oygur, Adil Oygur.
Koçagili (Bisuke) köyü: Huhi Kaçar, Şemsiye Kaçar, Şirin Kaçar, Şehriban Kaçar, Ahmet Kaçar, Fatma Bengi, Ayşe Bengi, Huri Bengi, Fatma Bedir, Asiya Erdin, Hatice Bayi, Hazal Kiraç, Zahide Kiraç.

Şerif Karataş

Çin'de de milliyetçilik yükseliyor

Şu günlerde 'milliyetçiliğin yükselişi'nin kaygıyla izlendiği tek ülke
Türkiye değil. Asya'nın öteki ucunda da aynı tartışma var.
Çin milliyetçiliği de kabarış halinde. 9 Nisan'dan bu yana çeşitli Çin kentlerinde patlak veren Japonya aleyhtarı gösteriler, bu akımın çok yüksek tahrip gücüne sahip olabileceğini gösteriyor.
Çin'de komünizmin 'buharlaşıp gitmesinin' bıraktığı boşluğun milliyetçilik tarafından doldurulacağı zaten tahmin ediliyordu. Geçen kasım ayında Çin'e yaptığımız ziyaretten sonra ben de bu yönde yorumlar yapmıştım. Televizyonlarda gösterilen tarihi dizilerin ve sporculardan yeni milli kahramanlar yaratma çabasının bunun işaretleri olduğunu söylemiştim.
Çin yönetiminin, milliyetçilik dürtüsünü olumlu bir etmen olarak kullanma çabası içinde olduğu fark ediliyordu. Başkalarından nefret üzerine değil, kendine güvenmek ve yaptıklarınla övünmek üzerine dayanan bir milliyetçilik...
Ne var ki, son olaylar bunun o kadar kolay olamadığını, milliyetçilik körüklenince 'öteki'nden nefretin hâlâ ön plana çıkabileceğini gösterdi. Bu 'öteki'ni bulmak hiç de güç olmadı: Son yüzyıl içinde Çin'i iki kez istila etmiş olan Japonlar. Bahane de bulundu:
Japonya'da ortaokullarda okutulan ders kitaplarında Japon istilaları eleştirilmiyor, neredeyse övülüyordu.
Çin gençliği ayaklandı. Özellikle Pekin'deki gösterilerde kötü şeyler oldu. Japon elçiliği, Japon lokantaları ve işyerleri taşlandı, Japon öğrenciler feci şekilde dövüldü... Bu türden gösteriler hâlâ devam ediyor...
Pekin'deki gösteriyi izleyenler Çin polisinin gösterici gençleri küçük gruplara ayırdığını ve Japon elçiliğini taş ve yumurta yağmuruna tutmak için sıraya soktuğunu anlatıyorlar. Çin polisi böylece gençlerin 'içlerini boşaltmaları'na olanak sağladıklarını belirtmekte imiş! Yıllar önce böyle kontrollü bir gösteri Amerikan uçaklarının Belgrad'daki Çin elçiliğini bombalaması üzerine Pekin'deki Amerikan elçiliğine karşı yapılmıştı...
Çin yönetiminin milliyetçiliğe ilişkin tutumu kibritle oynayan bir çocuğa benziyor. Ateşle oynamasını seviyor ama perdelerin tutuşmasını ve yangın çıkmasını da istemiyor. Çünkü yangın çıkarsa nerede duracağı belli olmayacak...
Çin yönetimi, hazır işler iyi gidiyorken, 21. yüzyıla damgasını basacağı zamana kadar kimseyle gerginlik yaratmama politikası izliyordu. Çin'deyken en çok duyduğumuz söz 'istikrar'dı. Ülkeye yabancı sermaye akışını engelleyecek ve dış ticareti kötü etkileyecek hiçbir sorun istenmiyordu.
Acaba bu politika değişiyor mu? Çin yönetimi bazı nedenlerle milliyetçilik silahına beklediğinden daha önce başvurmak zorunda mı kalıyor?
Dünyanın gidişini etkileyecek büyük bir soru bu.
Japonya, Çin'in en önemli ekonomik partnerlerinden birisi. Çin'deki Japon yatırımları 67 milyar doları buluyor. İki ülke arasındaki ticaret hacmi 168 milyar dolar dolayında. Biz de oradayken tanık olduk: Japon turistler Çin'i akın akın ziyaret ediyor, bol para bırakıyorlar...
Çin'in kendi milliyetçiliğini kaşımasının, bu konuda zaten sabıkalı olan Japonya'yı da aynı kötü âdete geri döndürmesi tehlikesi var. Nitekim, Japonya'da bazı çevreler, 'Biz de 2008 Pekin Olimpiyatları'nı boykot edelim' demeye başlamışlar bile...
Oysa Pekin, büyük bir gösteriye dönüştürmek istediği olimpiyatlara hiçbir gölge düşmesini istemiyor...
Öyleyse? Asıl sorun Japonya'nın Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nde sürekli üye olmak istemesi mi? Böylece bir anlamda 21. yüzyılda Pasifik yöresinin beylerbeyinin kim olacağı kavgasının ilk raundu mu yaşanıyor?
Hatırlatayım istedim: Dünya Avrupa'dan ibaret değil.
Haluk Şahin

15 Nisan 2005

Tahrik Sonucu

Bildiri dağıtıp görüş açıklamanın linç, linç edilmekten son anda kurtulmanın tutuklanma nedeni sayıldığı bir ülkede hangi ve nasıl bir adaletten, demokrasi türünden bahsedilebilir ki?
Linç demokrasisi!
Tahrik demokrasisi!
Kışkırtma demokrasisi!
Trabzon’daki olayın sonucu meydanda ve sürmeye devam ediyor.
Böyle giderse bir biçimde genişleyerek sürecek gibi de görünüyor.
Elbette bildiri dağıtıp görüş açıklamak suretiyle linç edilmeye kalkışılan gençler, linç edilmeye sebebiyetten tutuklanır, linç girişiminde bulunanlar vatan kahramanı ilan edilirse olacağı budur.
Sormak lazımdır:
Halkı kışkırtmada önemli rol oynayan yerel televizyon hakkında ne yapılmıştır?
Olayın içinde yer alanların hal ve keyfi ne durumdadır?
Fakat işin en ilgi çeken yanı linç edilmekten son anda kurtulan TAYAD’lı gençlerin içeri atılmalarıdır.
Beyefendiler buna linççileri yatıştırma diyorlar!
Linççileri yatıştırmak için, linç edilemeyenleri içeri atıyorlar!
Nitekim önceki gün, aynı şehirde kırk elli kişilik bir gurup TAYAD’ın kapısına dayandı.
Linç girişiminde linççileri ikna yoluyla durduran, haklısınız ama, bu işi bize bırakın diyen adamlar, saldıranları değil de, gençleri arabalara doldurup sözüm ona oradan kaçırdılar!
Linççiler ise üstüne bir de gösteri yaptılar. Bildiri dağıtan gençlerin varlığını tahrik nedeni sayanlar, linççilere hiç dokunmadılar!
***
Böylece meselenin püf noktası, adaletin gırnatasının, demokrasinin zurnasının türü anlaşılmış oldu.
Bildiri dağıtıp görüş açıklamak lince sebebiyet ve tahrik nedeniydi!
Lince kalkışmak, dernek basıp insan boğazlamak ise vatan görevi!
Çünkü linççilere haklısınız diyenler, bildiri dağıtan gençleri tahrik sebebi saymıştı!
Peki bu sözler bizlere neyi hatırlatmıştı?
Sivas’ta cayır cayır yakılan aydınlarımızın iddianamesinde Aziz Nesin tahrik nedeni sayılmamış mıydı?
Bu “tahrik nedeniyle!” insanları cayır cayır yakmış cani sürüsü, aklanmaya çalışılmamış mıydı?
İşte o meşhur “tahrik” şimdi karşımızdadır.
Ve o meşhur “tahrik” her türlü linç girişiminin, yakmanın, yıkmanın dört başı mamur dayanağıdır!
Bildiri dağıtmak fena halde tahriktir!
Görüş açıklamak katmerli tahriktir!
Düşünceleri dile getirmek kışkırtıcılığın ta kendisidir!
Ama linç, mazlumun tahriklere kapılmasının haklı bir yansımasıdır!
Peki memleket bu haldeyken, fitiller dört bir yandan ateşlenmiş, ortalık elli altıya verilmiş, aydını, sendikacısı bu fitili söndürmeye uğraşırken yurtdışındaki yumurtacılara ne demeli?
Onlara da “aferin!”
Çok büyük iş yaptılar!
Ateşe bir parça benzin de onlar attılar!
Ateş bacayı sarmak üzereyken ateşe benzin atmak bayağı “akıllı işi” yani!
Bu “büyük eylemden” dolayı kendileri ne kadar “kutlansa” azdır hani!
Yücel Sarpdere

“Ülkücü” saldırganlar ve devlet

Olayların “saldıran tarafı”nda yer alanlar, resmisi ve siviliyle zaten demiyorlar mı ki, “susun, sizden isteneni yapın ve hak- mak peşinde koşmayın!” Peki, “işveren”in işçiden, hükümeti, polisi ve öteki silahlı kurumlarıyla devletin “vatandaş”tan(özde ya da sözde olması da bu durumda fark etmiyor) istediği; istemekle kalmayıp, kuvvet gücüyle, şiddet ve cezayla dayattığı da bu değil midir?
Bu türden olaylarla bağlantılarının gösterdiği şudur: Kendilerini “ülkücü gençler” olarak adlandıranlar, bugüne kadar hemen her zaman sermayenin hizmetinde olmuşlar ve aslında bir dönemler “işadamı” Murat Bayrak tarafından finanse edildiği gibi sermaye tarafından örgütlendirilmişlerdir. Ve ikinci olarak onların karıştıkları olay, sabotaj, kundaklama, cinayet ve Maraş’ta gerçekleştirildiği türden katliama varan saldırılar, istisnalar dışında, hemen her zaman “devlet bağlantılı” olagelmiştir. Tekelci gericiliğin, çıkarlarını korumak ve burjuva sınıf hakimiyetini sürdürmek için gereksindiği açık-gizli silahlı terörist güç içinde yer almışlar, Kontrgerilla, Özel Harekat Dairesi, JİTEM gibi devlet kurumlarının “derin”liği içinde, bağımsızlık, demokrasi ve sosyalizm mücadelesine karşı kılıç sallamışlar, tetik çekmişlerdir.
Böyle olunca da, sermaye devletinin “açık yüzü”ndeki görevliler tarafından korunmaları, ezen ve sömüren sınıfın çıkarları gereği bir politik-hukuki tutum olarak ortaya çıkmıştır. Trabzon, Sakarya, Sivas’taki son olaylar karşısındaki devlet tutumu, bu saldırıların “devlete rağmen” gerçekleşmediğinin de kanıtı olmuştur. Devlet, ortaya çıkan gerçekler karşısında ve milyonlarca emekçinin kendisine dair yanılgılara dayalı fikrinin değişmesinin önüne geçmek üzere, ara sıra, kendi resmi ya da sivil görevlilerini de “harcamakta”dır. Ancak bu, ne bir tarafsızlık göstergesidir ne de genel bir tutumun ifadesidir. 40 yıllık devlet deneyimine sahip Demirel, Kontrgerilla tarifiyle “normal zamandaki devlet”i, boşuna işaret etmemektedir. Sermayenin bu tescilli temsilcisi bir doğruyu dile getirdi diye de, o doğru doğru olmaktan elbette çıkmaz. Demirel ve Ecevit, Kontrgerilla adresini gösterirlerken, ok işaretinin karşısında “devlet” durmaktadır. “Ya devlet başa, ya kuzgun leşe” sloganını şiar edinenler de işte orada, o adresin şurasında burasında durmaktadırlar. Yıllar ve onyıllardır, grevle, gösteriyle, boykotla, miting ve yürüyüşle, ekonomik, politik ve sosyal hak arayışına giren işçi, emekçi ve gençler yalnızca polis ve jandarmanın değil, bu “ülkücü”-MHP’li timlerin saldırılarıyla da karşılaşıyorlar. İşçi ve emekçilere yönelik saldırılarda MHP “geleneği”nin sermaye ve devletinin bir saldırı rezervi olduğunu sınıf mücadelesinin Türkiye’deki seyri kanıtlamıştır. Devletin “güvenlik güçleri”nin; MİT ve Kontrgerilla’nın; Özel Harekat Dairesi ve JİTEM’in icraatlarıyla “ülkücü hareket” arasındaki organik ilişki, Susurluk’ta da, Maraş ve Sivas’ta da, Gazi Mahallesi halkına yönelen saldırıda da, mafya-devlet bağlantıları içinde de açığa çıktı. Bu ilişki, sermayenin öteki tüm militarist karakterli örgüt, parti ve kurumları için de esasen geçerlidir. Bağımsızlık ve demokrasi mücadelesinin karşısındaki güçlerin, aralarındaki farklılık ve bölünmüşlüklere karşın, işçi ve emekçilere karşı aynı cephede yer aldıklarını son olaylar yeniden kanıtlamıştır. Kanıtlayıcı son olay Sivas’ta yaşanmıştır. Yemeklerin ucuzlatılması gibi, aslında tüm öğrencilerin yararına olan bir talebi dile getirmeye çalışan öğrencilere saldıranlar yine polis tarafından korunmuşlar, suçlananlar ise, “ortamı gerdikleri” söylenen hak arayışındaki gençler olmuşlardır. Yaşananlar, Türkiye’nin egemen sosyo politik gerçeğine işaret etmektedir. İşçi sınıfının, emekçilerin ve ileri kesimlerinin de bunu bilerek hareket etmeleri, sermayeye karşı onmilyonların güç ve birliğine dayanmayı esas almaları gerekmektedir.
A. Cihan Soylu

Bölücü ders!

Alsancak Cumhuriyet Kız Meslek Lisesi’nde okuyan Mardin doğumlu Y.A., Milli Güvenlik dersinde yapılan “Neden Hedef Türkiye” adlı film gösteriminin ardından okulu bırakma kararı aldı. Filmdeki şiddet sahneleri ve Kürtleri hedef alan söylemler nedeniyle, sınıf arkadaşlarının Kürt kökenli öğrencilere yönelik bakışının değiştiğine dikkat çeken Y.A., şunları dile getirdi: “Benim için arkadaşlarım çok önemli. O günden sonra aramızda oluşan soğukluk yüzünden bende okulu bırakma isteği doğdu.”
‘İnsan öldürmüşüm gibi...’
Y.A. yaşadıklarını şöyle aktardı: “Derse girdiğimizde hoca bize bir CD izlettireceğini söyledi. Konu başlığının ‘Neden Hedef Türkiye’ olduğunu belirtince biz de CD’de Atatürk’ün ilkeleri konusunda bir şeyler olduğunu düşündük. Ancak izlemeye başladığımızda şiddet görüntüleri ile birden şoka girdik. CD’de bebek katili Öcalan, PKK köy yaktı şeklinde söylemler vardı. Kürtleri hedef alan tarzdaki söylemler, beni ve diğer arkadaşlarımı çok üzdü. Türk öğrencilerin bize bakışı değişti. Ders bittikten sonra Türk öğrenciler o kadar öfkelenmişlerdi ki, öldürmekten-ölmekten bahsediyorlardı. Ben dersten çıktıktan sonra en yakın arkadaşımın dahi bana karşı tutumu değişti. Sanki, ben insan öldürmüşüm gibi bir tutum içine girdi. Ben anlatmaya çalıştım ama sanırım o anlamak istemedi. Şovenizmle insanların kafalarını karıştırıyorlar. Normalde sorunum olmayan insanlar, bu CD ile birlikte sorun oluşmaya başladı. Benim için arkadaşlarım çok önemli. O günden sonra aramızda oluşan soğukluk yüzünden bende okulu bırakma isteği doğdu. Ailem izin verirse okulu bırakacağım.”
Eğitim Sen İzmir 6 No’lu Şube Başkanı Adil Serim ise, Milli Güvenlik ve Vatandaşlık Bilgisi adı altında verilen derslerin sivil alanı askerileştirme mantığı güttüğünü belirterek, “Maalesef ülkemizde bu tür dersler hâlâ veriliyor ve savaşın anlatıldığı bir ders. Hangi koşullarda olursa olsun taze beyinlere şiddet içeren görüntüleri seyrettirmek ileride çocuklarımızın kavgaya, düşmanlığa yatkın hale gelmesini sağlar. Bu da ne bize ne de çocuklarımıza bir yarar sağlar” diye konuştu. Savaşın çocuklara anlatılması ve görsel şekilde izlettirilmesinin oldukça yanlış bir tutum olduğunu vurgulayan Serim, “Son günlerde yapay bir kriz oluşturuldu. Ülkede yükselen emekçilerin sesini kısmak için yapılan bu oyun son derece programlıdır. Barışı istemeyen kesimlerin geliştirdiği durum maalesef okullarımıza kadar yayıldı” dedi.
Sokakta yaşayan ve çeşitli kötü alışkanlıklar kazanan çocukların kurtarılması gerekirken, bu tarz art niyetli tutumlar yüzünden bir öğrencinin okulu bırakmak istemesine zemin olan anlayışı kınadıklarını vurgulayan Adil Serim, İzmir İl Milli Eğitim Müdürü’nden randevu talep ederek konu hakkında bilgilendireceklerini söyledi.
Sevinç Tuncelli